Her şey naylondan.

July 23, 2013 at 1:21am
50 notes
Dünyanın neresinde bir acı varsa acımızdır.

(22 Temmuz 2013 tarihli Posta gazetesinden)

Dünyanın neresinde bir acı varsa acımızdır.

(22 Temmuz 2013 tarihli Posta gazetesinden)

(Source: twitter.com)

July 9, 2013 at 9:06pm
2 notes

Parmaklarının arasında cıgarası, tulum cebinde raptiyesi, parlayan kurşunkalem, cebinde mendili, iki papel… Dünya büyüktür, güzeldir. Geceleri yıldızlar parlar. Gündüz sarı altın bir güneş doğar. Sular sakin, motor gürültülüdür. Melek onun küçük kız kardeşidir. Motorun sahibi sarhoş herifin biridir. Biridir ama sevilmeye layıktır. İnsanın en fenasında bir iyi tarafın bulunduğunu biliyoruz. Biz o iyi tarafı bulmaya, ondan istifade etmeye mahkumuz, mecburuz.

Sait Faik Abasıyanık / Birtakım İnsanlar / Syf. 22 

July 2, 2013 at 1:02pm
57 notes

01:32’deki feryat kulağınızdan düşmesin.

June 27, 2013 at 5:59pm
6 notes
Inarritu işini biliyor. Amores Perros orijinal şekilde yazıldığında “Aşklar Köpekler”; Amor es Perros şeklinde yazıldığında “Aşk Köpektir” anlamına gelmektedir. Inarritu işini biliyor.

Inarritu işini biliyor. Amores Perros orijinal şekilde yazıldığında “Aşklar Köpekler”; Amor es Perros şeklinde yazıldığında “Aşk Köpektir” anlamına gelmektedir. Inarritu işini biliyor.

April 5, 2013 at 8:20pm
3 notes
Reblogged from bozukteyp

bozukteyp:

Bir İdam Makhumunun Son Günü - Victor Hugo (seslendiren Sezai Aydın ) feat. Zentec - HalfBreed

March 8, 2013 at 4:07pm
67 notes
Reblogged from melogaman
melogaman:

Bir grup gencin Winehouse’un ölümü üzerine Cobain’e atıfta bulunarak ”27 yaş uğursuzluğu ve ölüm” üzerine sohbet çevirmelerinden çok ama çok önceydi.

Yapış yapış bir yaz sıcağında, sakladığı tabancayı gizlemek için kadife ceket giyen bir adam vardı. Zamanında çok güzel bir kadını öpmüş olan bu adam, artık öpemediği dudakların sırtına yüklediği öfke ve sıkıntıyla yürümeye devam etti. İki sokağın birleştiği köşede o artık öpemediği dudakların sahibi olan kadını gördü. Eli ayağına dolaştı, aklına gelen ilk şeyi yaptı. Ağır ve siyah dostu ile kadını dudaklarından vurdu.

Hikayeden çok ama çok zaman önce de yine aynı kadının suratına bir avuç kezzap atmıştı. O çok güzel kadın, o bir avuç kezzapla öpüştükten sonra bir daha hiç çok güzel olamadı. Suratının yanan kısmını saçlarıyla örttü.

Ölü kadını Kabasakal Mezarlığı’na gömdüler. Mezarlık evime otobüsle yarım saat uzaklıktaydı. Sonra ben her yıl ölü kadını görmeye mezarlığa gittim. Bir keresinde de sevgilimi götürdüm. Takdir edersiniz ki çay söyleyebileceğimiz bir mekan değildi. Kız korktu, ben de güldüm.

Sonra ben mezarlıktan çok ama çok uzak bir şehre taşındım. Çok içtim, çok kız korkuttum. Sonra hasta oldum. Sonra yarım bardak suya iki tane Sedergine attım. Su köpürünce kezzap gibi oldu, bu da böyle bir hikayeye dönüştü.

Ben hiç kezzap görmedim, zaten Bergen de büyük müzisyenler gibi 27 yaşında değil 30 yaşında öldü.

İyi bir insandı, Allah günahlarını affetsin. 1987’de Onu da Yak Tanrım diye sitem edişi ile sızdı benim zihnime, sonra da hiç çıkmadı.

melogaman:

Bir grup gencin Winehouse’un ölümü üzerine Cobain’e atıfta bulunarak ”27 yaş uğursuzluğu ve ölüm” üzerine sohbet çevirmelerinden çok ama çok önceydi.

Yapış yapış bir yaz sıcağında, sakladığı tabancayı gizlemek için kadife ceket giyen bir adam vardı. Zamanında çok güzel bir kadını öpmüş olan bu adam, artık öpemediği dudakların sırtına yüklediği öfke ve sıkıntıyla yürümeye devam etti. İki sokağın birleştiği köşede o artık öpemediği dudakların sahibi olan kadını gördü. Eli ayağına dolaştı, aklına gelen ilk şeyi yaptı. Ağır ve siyah dostu ile kadını dudaklarından vurdu.

Hikayeden çok ama çok zaman önce de yine aynı kadının suratına bir avuç kezzap atmıştı. O çok güzel kadın, o bir avuç kezzapla öpüştükten sonra bir daha hiç çok güzel olamadı. Suratının yanan kısmını saçlarıyla örttü.

Ölü kadını Kabasakal Mezarlığı’na gömdüler. Mezarlık evime otobüsle yarım saat uzaklıktaydı. Sonra ben her yıl ölü kadını görmeye mezarlığa gittim. Bir keresinde de sevgilimi götürdüm. Takdir edersiniz ki çay söyleyebileceğimiz bir mekan değildi. Kız korktu, ben de güldüm.

Sonra ben mezarlıktan çok ama çok uzak bir şehre taşındım. Çok içtim, çok kız korkuttum. Sonra hasta oldum. Sonra yarım bardak suya iki tane Sedergine attım. Su köpürünce kezzap gibi oldu, bu da böyle bir hikayeye dönüştü.

Ben hiç kezzap görmedim, zaten Bergen de büyük müzisyenler gibi 27 yaşında değil 30 yaşında öldü.

İyi bir insandı, Allah günahlarını affetsin. 1987’de Onu da Yak Tanrım diye sitem edişi ile sızdı benim zihnime, sonra da hiç çıkmadı.

February 26, 2013 at 9:11pm
144 notes
Hakan Günday / OT Dergi / Sayı 1

Hakan Günday / OT Dergi / Sayı 1

February 18, 2013 at 9:41pm
9 notes
Ankara’da ikinci senemdi. Böyle güç bela bir ev bulmuştuk annemin de emekli maaşının yardımıyla. Zemin katta, zemin katın da bir altı. Ev çukurdaydı yani. Yoldan gelip geçenlerin ayakları görülebiliyordu. Bir de evin önüne araba park edince salonun ışıklarını yakmak gerekiyordu, öyle bir evdi. 

Ben o evde Behzat Ç. romanlarını yazmaya başladım. Onu yazarken sürekli Neşet Ertaş dinliyordum. İşte Zahidem, Hata Benim, Ayaş Yolları… yani sonu yok. Ve orda biraz beni o çukurdan çekip çıkaran da bir sesti Neşet Ertaş’ın sesi. Sonra işte romanı bitirdik, şansımız biraz yaver gitti yani o çukurdan çıktık. Televizyonun imkanlarıyla oldu bu. Ondan sonra Behzat Ç. bugün insanlara bir şey ifade eder hale geldi. 

Ama o ilk anları o desteği insan unutamıyor. Mesela geçen sene ben bir mail almıştım, şey diyordu: “Behzat Ç.’nin sürekli gittiği meyhanede niye devamlı Neşet Ertaş çalıyor?” Bu mesela gerçekliğe aykırı, Sırrı (Süreyya Önder) Abi de bilir. Ben de şöyle bir şey dedim: Evet, dedim, yani evet, gerçekliğe aykırı ama o bizim gerçeğimiz. Çünkü bizi ayakta tutan son şeylerden biriydi onun sesi. Ne bileyim, onunla kederlenirdin ama yere serilmezdin. Ağlardın ama o gözyaşlarının insanın içini ferahlatan, temizleyen bir yönü vardır. Bir yandan o ses bir tevekkül içerir ama o tevekkül namerde baş eğ diyen bir tevekkül değildir. O yüzden belli bir dönem o Ankara’da, o bozkırda olan, derdi olan insanlar onu unutmazlar. Onlar için Neşet Ertaş paketlerinde kalan son sigara gibidir. Güvenpark’tan kalkan son otobüs gibidir. Biz o sese tutunduk. Benim Neşet Ertaş’la hikayem budur. 

- Emrah Serbes

  Birinci ağızdan dinlemek için.

Ankara’da ikinci senemdi. Böyle güç bela bir ev bulmuştuk annemin de emekli maaşının yardımıyla. Zemin katta, zemin katın da bir altı. Ev çukurdaydı yani. Yoldan gelip geçenlerin ayakları görülebiliyordu. Bir de evin önüne araba park edince salonun ışıklarını yakmak gerekiyordu, öyle bir evdi.

Ben o evde Behzat Ç. romanlarını yazmaya başladım. Onu yazarken sürekli Neşet Ertaş dinliyordum. İşte Zahidem, Hata Benim, Ayaş Yolları… yani sonu yok. Ve orda biraz beni o çukurdan çekip çıkaran da bir sesti Neşet Ertaş’ın sesi. Sonra işte romanı bitirdik, şansımız biraz yaver gitti yani o çukurdan çıktık. Televizyonun imkanlarıyla oldu bu. Ondan sonra Behzat Ç. bugün insanlara bir şey ifade eder hale geldi.

Ama o ilk anları o desteği insan unutamıyor. Mesela geçen sene ben bir mail almıştım, şey diyordu: “Behzat Ç.’nin sürekli gittiği meyhanede niye devamlı Neşet Ertaş çalıyor?” Bu mesela gerçekliğe aykırı, Sırrı (Süreyya Önder) Abi de bilir. Ben de şöyle bir şey dedim: Evet, dedim, yani evet, gerçekliğe aykırı ama o bizim gerçeğimiz. Çünkü bizi ayakta tutan son şeylerden biriydi onun sesi. Ne bileyim, onunla kederlenirdin ama yere serilmezdin. Ağlardın ama o gözyaşlarının insanın içini ferahlatan, temizleyen bir yönü vardır. Bir yandan o ses bir tevekkül içerir ama o tevekkül namerde baş eğ diyen bir tevekkül değildir. O yüzden belli bir dönem o Ankara’da, o bozkırda olan, derdi olan insanlar onu unutmazlar. Onlar için Neşet Ertaş paketlerinde kalan son sigara gibidir. Güvenpark’tan kalkan son otobüs gibidir. Biz o sese tutunduk. Benim Neşet Ertaş’la hikayem budur.

- Emrah Serbes

Birinci ağızdan dinlemek için.

February 14, 2013 at 11:17pm
6 notes
…
Takma bacaklı levent adam, gözlerini çitlembik ağacından yere dikti. Sonra uyanmış gibi etrafına bakındı. On adım öteden, tabak yapıştırıcının kalabalığında gözlerimi gördü. Güldü. Olduğu yerde sallanmaya başladı. Uzandı. Demin ittiği takma bacağını ihtimamla yanma çekti. Öteki sağlam ayağının kundurayı yırtmış nasırına baktı. Şimdi yokuştan aşağı iniyorum. Evet, onun bacakları olsa neler yapacaktı. Ayaklarıma sanki neşe nüsgü yürümüş gibi yürüdüm. Tam on yedi dakika sonra sevdiğim bir yerden çıkardı. Günlerden bir perşembe idi. Koştum, onu buldum. Halbuki hiç gitmek istemiyordum. Bana takma bacaklı adam, bacakların var, koş, demişti. Tahayyül edebilen bir kafasız adam gibi idim. Kafam uçmuştu, ah bir kafam olsaydı!.. Kafam olsaydı, sevgilime koşmazdım. Beni görünce güzel yüzünün asıldığını görmezdim. “Rahatsız mı ettim sizi,” deyince “Eh! biraz” lakırdısını işitmezdim. Kafam olsaydı, levent dilenciden on adım ötede fotin boyayan sıska adama ayakkabılarımı boyatır, bir cıgara verir; şunları öğrenirdim:

- Beyim, günde on, on beş papeli var onun. Buraya dilenci sokmaz. Yerin gediklisidir. Bizim gibi akşama kadar fırça sallayacağına mevlit okur gibi sallanır, durur. Öğleye kadar oturur orda. Öğleden sonra gelmez. Evinde istirahat eder. Kaymak gibi beyaz bir Yahudi karısı ile evlidir. Bir de kıskançtır herif, karıya göz açtırmaz. Saat altı buçuk, yedi dedi mi idi “190”lığı açar. Alır Rebeka’yı karşısına? Ahkâm sürer. Sonra güzelce giyinir, vakit geçmemişse sinemaya giderler. Yolda görsen tanımazsın. Bir takma bacağı daha vardır onun. Öylesine iyi yapılmıştır ki topallatmaz bile. Yumuşak lastiktendir. Sekiyor sanırsın yürürken görsen…

Bacakları Olsaydı / Lüzumsuz Adam / Sait Faik Abasıyanık / Syf. 56-59


Takma bacaklı levent adam, gözlerini çitlembik ağacından yere dikti. Sonra uyanmış gibi etrafına bakındı. On adım öteden, tabak yapıştırıcının kalabalığında gözlerimi gördü. Güldü. Olduğu yerde sallanmaya başladı. Uzandı. Demin ittiği takma bacağını ihtimamla yanma çekti. Öteki sağlam ayağının kundurayı yırtmış nasırına baktı. Şimdi yokuştan aşağı iniyorum. Evet, onun bacakları olsa neler yapacaktı. Ayaklarıma sanki neşe nüsgü yürümüş gibi yürüdüm. Tam on yedi dakika sonra sevdiğim bir yerden çıkardı. Günlerden bir perşembe idi. Koştum, onu buldum. Halbuki hiç gitmek istemiyordum. Bana takma bacaklı adam, bacakların var, koş, demişti. Tahayyül edebilen bir kafasız adam gibi idim. Kafam uçmuştu, ah bir kafam olsaydı!.. Kafam olsaydı, sevgilime koşmazdım. Beni görünce güzel yüzünün asıldığını görmezdim. “Rahatsız mı ettim sizi,” deyince “Eh! biraz” lakırdısını işitmezdim. Kafam olsaydı, levent dilenciden on adım ötede fotin boyayan sıska adama ayakkabılarımı boyatır, bir cıgara verir; şunları öğrenirdim:

- Beyim, günde on, on beş papeli var onun. Buraya dilenci sokmaz. Yerin gediklisidir. Bizim gibi akşama kadar fırça sallayacağına mevlit okur gibi sallanır, durur. Öğleye kadar oturur orda. Öğleden sonra gelmez. Evinde istirahat eder. Kaymak gibi beyaz bir Yahudi karısı ile evlidir. Bir de kıskançtır herif, karıya göz açtırmaz. Saat altı buçuk, yedi dedi mi idi “190”lığı açar. Alır Rebeka’yı karşısına? Ahkâm sürer. Sonra güzelce giyinir, vakit geçmemişse sinemaya giderler. Yolda görsen tanımazsın. Bir takma bacağı daha vardır onun. Öylesine iyi yapılmıştır ki topallatmaz bile. Yumuşak lastiktendir. Sekiyor sanırsın yürürken görsen…

Bacakları Olsaydı / Lüzumsuz Adam / Sait Faik Abasıyanık / Syf. 56-59

February 10, 2013 at 9:43pm
10 notes
Çirkinliğin estetiğine dair.

Nikos Economopoulos / Yunanistan / 1991

Çirkinliğin estetiğine dair.

Nikos Economopoulos / Yunanistan / 1991